Ingilizce Konuşma ya da ingilizce Ögrenme İşi Aslında O Kadar Zor Degil

Yıllarca en sık karşılaştığım cümlelerden biri “bana İngilizce öğretsene” olmuştur. İnsanlar ingilizce ögrenmek ve rahat rahat konuşmak istiyorlar haklı olarak. Çünkü öyle bir zamandayız ki artık dünya üzerindeki herkesin en az bir yabancı dili bilmesi ve konuşması günlük yaşantısı içerisinde neredeyse şart olmuş durumda. Ama mesleği gerektirsin ama arkadaşlık için ihtiyaç duysun mutlaka herkes bir sebepten ingilizce ögrenme peşinde. Yabancı bir dil bilmeyi, en azından ingilizce konuşma yı kim istemez ki!.. Ama iş öğrenmeye gelince çoğumuz –biraz da kültürümüz ve yaşam tarzımız gereği– ya henüz yolun başında ya da yarı yolda vazgeçeriz bu sevdadan.

 

Yabancı dillerin en popüler olanı da İngilizce elbette. Daha ilköğretimde başlar öğretmenlerimiz bize ingilizce öğretmeye (?) ama yıllar süren dersler genelde beyhude çabalara dönüşür lise ve hatta üniversitenin sonunda. Ya adapte olamayız, ya sevemeyiz ya da “zorluk” kısmını aşamayız bir türlü şu ingilizce ögrenmenin.

 

Ingilizce Ögrenme : Öğrenmeyi İstemek ve Öğrenmeyi Çok İstemek

 

Her şeye rağmen çok istiyorsunuz ingilizceyi öğrenmeyi, biliyorum; sadece “nasıl yapacağım, nasıl başaracağım” diye düşünüyorsunuz. Öyleyse size tavsiyeler vermem gerek. Yıllarca benden kendisine İngilizce öğretmemi isteyen arkadaşlarım ve tanıdıklarımla da hep aynı -şuna benzer- diyalog geçiyordu aramızda:

 

– Bana şu İngilizceyi öğretsene be hocam.

– Olur

– Hakkaten öğrenebilir miyim? Senin gibi konuşabilir miyim?

– Çalışırsan olur elbette

– Kısa zamanda çat-pat konuşabilsem?..

– Ne kadar istersen o kadar öğrenirsin. Ancak söylediklerimi uygulayacak, verdiğim ödevleri yapacaksın!..

– Ödev mi?…

 

:) İşte bunun gibi bir şekilde bitiyordu konuşmalarımız. Arkadaşlar Ingilizce öğrenmek aslında iş değil; asıl mesele bunu öğrenmeyi istemek. Gerçekten istemek. İnsan bir şeyi istediği zaman başarır, gerçekten yapar. Yazın sıcağında deniz kıyısında güzel bir tatile gitmek isteyen birilerine yoldaki sıcak, güneş ve toz dokunur mu? Ya da onları tatil beldesine gitmekten vazgeçirir mi? Evet bildiniz, vazgeçirmez çünkü sonunda mavi sularda yüzüyor ve gölgede soğuk içeceklerinin keyfini sürüyor olacaklar. Sonunda elde edeceklerini bilir ve hedefine odaklanırsan o zaman zorluklar kolaylaşır ve gözünde büyümez. Sen de çabalamaktan bile keyif alırsın.

 

Neyse kişisel gelişim uzmanı laflarıyla  sizi fazla sıkmadan, şu ingilizce ögrenme yöntemlerinden bahsetmeye başlayayım.

 

Herşeyden önce şunu belirtmeliyim ki arkadaşlar tarih ya da kimya öğrenmiyorsunuz. Yani ingilizce bir ders gibi görülmemelidir. Zira o bir dersten ziyade bir “dil”dir neticede.  İşin matematiğine, formüllerine fazla takılmamalı. Yani gramerle boğuşurken boğulmamak gerekir. Gramer tabi ki bu işin bir gereği ancak şunu unutmayın:

 

En iyi bildiğiniz dil nedir? Türkçe. Türkçeyi nasıl konuşuyorsunuz? Evet, çok iyi konuşuyorsunuz çünkü ana diliniz. Peki, Türkçeyi nasıl öğrendiniz? Anne – babanız ellerinde gramer kitaplarıyla peşinizden mi koşturdular? Elbette hayır. Siz susadınız, “bppphuuu” dediniz, onlar “su” dediler öğrettiler, “mammamm” dediniz onlar “yemek” diyerek öğrettiler. Yani yaşayarak öğrendiniz; konuşarak öğrendiniz. Deneyerek, yüzbinlerce kez tekrar ederek.. Yani pratik yaparak. İşte en baştan işin sırrını ortaya çıkarıyoruz: Pratik yapmak, yani konuşmak ve çok fazla tekrarlamak. Öyleyse şu başlığı atabiliriz artık:

 

İngilizce Konuşarak Öğrenilir 

(Devamını okumak için tıklayın)

 

Bu yazıdan memnun kaldıysanız aşağıdaki Facebook, Twitter, Google+ vb paylaşım butonlarından tek bir tıkla paylaşarak  memnuniyetinizi gösterebilir misiniz lütfen? Katkı sağladığınız için çok teşekkürler :)

 

Bu arada Amazon’dan İngilizce öğrenenler için özel yazılmış Beginner ve Intermediate seviye tam 500 kısa hikaye; bence güzel kaynak, bir göz atmak isteyebilirsiniz:

Bunlar da tam okumalık